Anadolu Kalkınma Vakfı Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesinde Ramazan ayı münasebetiyle “Maarifin Kalbinde Ramazan” etkinlikleri devam ediyor. Eski Ramazanların günümüzdekilerden farkını öğrenmek isteyen Gazetecilik alanı öğrencileri, Lonca gazetesi için en yakınları yani kendi aileleriyle söyleşi yaparak Ramazan ve bayram hatıralarını kayıt altına aldılar.
AKV Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi Gazetecilik alanı öğrencileri “Nerede o eski Ramazanlar?” sorusunu bu kez bir nostaljiden öteye taşıyarak anne ve babalarının çocukluk hatıralarında kalan o samimi iklimi bizzat onların ağzından dinlediler. Kuşaklar arası bir köprü kurulan bu söyleşi serisinde, fırın önündeki taze pide kuyruklarından, tüm köyün veya mahallenin tek bir sofrada buluştuğu o büyük iftar sofralarına kadar pek çok hatırayı gün yüzüne çıkardılar.
Bu anılarda sadece eski lezzetleri değil, aynı zamanda değişen toplumsal değerlerimizi de yakından görme fırsatı buluyoruz. Komşuluk ilişkilerinin yerini market alışverişlerine bıraktığı, sahurda çalınan davul seslerinin azaldığı ve ne yazık ki teknolojinin o güzelim aile sohbetlerinin arasına bir duvar gibi örüldüğü gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Ancak her anlatıda değişmeyen tek bir şey var: Mübarek bayram sabahlarının getirdiği o saf mutluluk ve huzur.
İşte Gazetecilik öğrencilerinin aileleriyle gerçekleştirdiği, geçmişin samimiyetini bugünün heyecanıyla buluşturan o çok özel röportajlar:
Kemalettin Özdemir: “Güzel kızım Gülsüm’üm, bizim çocukluğumuzda Ramazan demek; kalabalık sofralar, Erzurum’un o meşhur kıymalı yumurtası ve ayran aşı çorbası demekti. Fırından taze ekmek alma telaşı, komşuların bir eksiği olduğunda markete değil birbirine koştuğu o samimi mahalle kültürü bir başkaydı. Biz iftardan sonra sokaklarda körebe ve saklambaç oynarken şimdiki gençler telefonla odalarına kapanıyor; oysa ben isterim ki bu 11 ayın sultanını ibadetle ve o eski paylaşım ruhuyla yaşasınlar.
Bayram sabahlarını ise rahmetli babamın aldığı o yeni kıyafetlerle hatırlarım; onları giymek için sabırsızlıkla günlerce bayramın gelmesini beklemiştim. O sabah elbiselerimi giydiğimde hissettiğim mutluluk ve huzur hâlâ içimi ısıtan en saf hatıramdır. Bizim zamanımızda bayram ve Ramazan; sadece bir gelenek değil, kalabalık sofralarda paylaşılan gerçek bir neşeydi kızım.”
Ramazan Yılmaz: “Kızım Seda, benim çocukluğumda Ramazan’ın tadı çok başkaydı; sahurun heyecanı ayrı, iftarın bereketi ayrıydı. Her akşam başka bir komşunun evine iftara giderdik, insanlar birbirine karşı çok daha samimi ve içtendi. Sahurda kapı kapı gezen o davulcuları hiç unutmam; davuluyla herkesi uyandırana kadar gitmezlerdi. O zamanlar belki biraz yoksulluk vardı ama kimse kimseyi kırmazdı; sofralarımız kalabalık, gönüllerimiz ise saygı ve sevgiyle doluydu. Şimdi ise her şey çok değişti; o eski dostlukların ve samimiyetin yerini ne yazık ki telefonlar ve internet aldı. Artık aynı evin içinde bile kimse kimseyle konuşmuyor, herkesin elinde bir telefon olduğu için o güzel sohbetler bitti.
Bayram sabahlarımız ise köyde, hep beraber kılınan namazlar ve el öpmelerle geçerdi. Cebinde harçlığı olup bayram yerinde sevinen çocukların yanında, harçlığı olmayıp onları sadece izleyenlerin o hâli hiç aklımdan çıkmaz. O günlerin her anı, o mahzunluğuyla bile bugünden çok daha sıcak ve gerçekti.”
Ali Karataş: “Canım kızım Sudenur, benim için Ramazan; oruç tutmanın verdiği o eşsiz huzur, akrabalarla kurulan kalabalık sofralar ve teravih namazlarıdır. Eskiden maddi imkânlarımız şimdikinden azdı ama mahallece kurulan iftar sofraları ve sokak gösterileriyle her şey çok daha samimi ve eğlenceli gelirdi. Komşu ve akrabalarımızı soframıza davet eder, hep birlikte iftar açmanın ve bir arada olmanın tadını çıkarırdık.
O günlerde oruç tutanların sayısı çok daha fazlaydı, iftardan sonra toplanıp şimdiki zamandan çok farklı ve toplu eğlenceler yapardık. Bayramlarımız ise bir arada olmanın verdiği neşeyle, o unutulmaz bayram gezmeleriyle dolup taşardı. O günlerin mutluluğu bende çok derin ve güzel bir hatıra olarak kaldı; o neşeli ve kalabalık bayram ziyaretlerini asla unutamam kızım.”
Sevilay Akyıl: “Canım kızım Yağmur’um, benim çocukluğumdaki Ramazanlar, bütün köyün tek bir sofra etrafında toplandığı, gerçek bir birlik ve beraberlik ayıydı. Sahura kalkmayı çok sever, o anın heyecanını, o huzurlu atmosferi yaşamaktan büyük keyif alırdım; o zamanlar herkes aynı tabaktan yemek yerdi ve kimsenin kimseden bir farkı yoktu. Her akşam başka bir komşunun evine misafir olur, o bereketli iftar sofralarında buluşurduk. Oruç tutarken bazen açlıktan dolayı gerginleşsek de genel olarak üzerimizde büyük bir huzur hâkimdi; hatta bir Ramazan günü beni köpek ısırdığı için çok korktuğumu hiç unutamam. Şimdilerde ise o eski kalabalıkların ve samimiyetin yerini ne yazık ki sadece aile arasında yapılan, daha sessiz iftarlar aldı.
Bayramlara gelince, kalbimde hiç eskimeyen o mavi simli tişörtün hikâyesi var. Henüz 6-7 yaşlarındayken bayramlık alamadığımız için kardeşlerimle oturup ağlamıştık; babam bu hâlimizi görünce gidip bana mavi simli bir tişört, turuncu çizgili pijama ve lastik ayakkabı almış gelmişti. O anki sevincimi ve o yeni kıyafetlerle hissettiğim eşsiz mutluluğu hâlâ dün gibi hatırlarım. Eskiden imkânlar kısıtlı olsa da bayramın ve Ramazan’ın ruhu paylaşıldıkça çoğalır, samimiyetle dolup taşardı.”

Yıldız Verit–Uğur Verit: “Canım kızım Sedanur, biz anne ve baban olarak sana kendi çocukluğumuzun Ramazanlarını anlatalım. O zamanlar Ramazan dendiğinde aklımıza ilk gelen; hep beraber tutulan oruçlar, kılınan namazlar ve ettiğimiz duaların verdiği o tarif edilemez mutluluktur. İftar sofralarımız o günlerde de tıpkı bugün olduğu gibi huzurluydu; ailece bir araya gelip soframıza oturmak bizim için en büyük neşeydi. Özellikle teravih namazlarına hep birlikte gitmek, o aile birliğini ve beraberliğini hissetmek bizi çok duygulandırırdı; evimizden huzur, dilimizden şükür hiç eksik olmazdı.
Eskiden mahallemizde paylaşımlar çok daha fazlaydı, komşuluk ilişkileri çok daha samimiydi. Maalesef şimdilerde o eski maneviyat ve samimi komşuluklar yerini biraz daha sessizliğe bıraktı; oysa o zamanlar her şey paylaşıldıkça güzelleşirdi. Bu mübarek ayı ibadetle, sevgiyle ve o eski günlerin paylaşım ruhuyla en güzel şekilde yaşamanız bizim en büyük temennimizdir.”
Alev Tek: “Maviş gözlü kızım Zeynep. Benim çocukluğumda Ramazan, sanki her anı bir bayrammış gibi büyük bir sevinç karşılanırdı. Henüz 7-8 yaşlarındayken babam, sırf o meşhur Ramazan davulcusunu görebileyim diye beni uykumdan uyandırırdı; o zamanlar davulcular kapı kapı gezer, herkesi uyandırmadan da gitmezdi ama şimdilerde o güzel kültür ne yazık ki eskisi kadar kalmadı. Tamamen bir mahalle ortamında büyüdüğümüz için iftar sofralarımızı hep beraber kurar, yemeklerimizi büyük bir neşeyle yerdik. O dönemlerde düzenlenen Ramazan eğlenceleri akşamlarımıza bambaşka bir renk katardı, maalesef artık böyle şenlikler de pek kalmadı. Eskiden komşuluk ilişkileri çok kuvvetliydi, herkes birbirine yardım ederdi; oysa şimdi insanlar pek birbirini iftara çağırmıyor, o eski mahalle sıcaklığı yerini bir kopukluğa bıraktı. Benim için Ramazan demek; sadece bir ibadet değil, sabır demek, samimiyet demek ve kötü sözden her zaman uzak durmak demektir.
Bayramlara gelince, o günleri beklemek bile başlı başına bir heyecandı; her bayram öncesi yeni alınan ayakkabılarımı başucumdan ayırmaz, onları giyeceğim sabahın hayaliyle gece heyecandan uyuyamazdım. Eskiden imkânlar belki daha kısıtlıydı ama o bekleyişin verdiği huzur her şeye değerdi.”
Meryem Çiçek: “Canım kızım Dilek’çiğim. Benim çocukluğumdaki Ramazanlar şimdiki gibi gösteriş odaklı değil; şartlar zor olsa da çok daha huzurlu ve samimiydi. Annemin ailesi çok kalabalıktı. Dedem de Ankara’da tanınan bir esnaf olduğu için iftar sofralarımız hep çok neşeli ve kalabalık olurdu. Dedem her Ramazan, dükkânında ihtiyaç sahipleri ve iftara yetişemeyenler için dev tencerelerle yemek yaptırırdı. Vefatının üzerinden 22 yıl geçse de hâlâ ‘Bize çok yardımı dokundu’ diye onu rahmetle anarlar. Annelerimiz biz çocukları oruca teşvik etmek için en sevdiğimiz yemekleri yapar, yaptığımız hataları görmezden gelerek Ramazan’da bize çok daha sabırlı davranırlardı. Bütün gün dışarıda arkadaşlarımızla oyun oynayıp yorulur, sonra da iftar vaktini dört gözle beklerdik.
Bayram hazırlıkları bizim için bambaşka bir heyecandı; annem bizi pazara götürür, bayramlıklarımızı alırdı. Arife gününden her şey yıkanıp ütülenirdi, biz de sabah o kıyafetleri giymek için sabırsızlıkla beklerdik. Babam bayram namazına giderdi, o gelene kadar kahvaltı hazırlanırdı. Kahvaltıdan sonra da arkadaşlarla şeker toplamaya çıkardık. Eskiden insanlar arasında, özellikle Ramazan ayında çok güçlü bir birlik ve beraberlik duygusu vardı. Ramazan’ın sıradan bir ay olmadığını, sadece aç kalmak değil; yardımlaşma, düşünceli olma ve o manevi huzuru paylaşma ayı olduğunu bilerek yaşa kızım.”









